Kışanak: Bu ülkenin hangi provokasyonlardan geçtiğini açıkça konuşmamız gerekiyor


Dün akşam Diyarbakır havaalanında gözaltına alınan Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak Meclis Darbe Girişimini Araştırma Komisyonunun dünkü (25 Ekim 2016) oturumunda şunları ifade etti: 

Ben aynı zamanda 12 Eylül Askerî Darbe Dönemi’nin en ağır işkencelerini görmüş bir darbe mağduruyum. İki yıl boyuncu Diyarbakır Cezaevinde insanlık dışı işkencelere karşı insanlık onurunu savunan, bunun için mücadele eden, direnen genç bir kadındım, daha 19 yaşımdaydım ve darbenin ne demek olduğunu, askerî bir darbede, o koşullarda yaşamanın onun yaratacağı sıkıntıların ne demek olduğunu dinleyerek, okuyarak değil yaşayarak öğrendim. Bu vesileyle bir kez daha her türlü darbeye karşı çok net bir duruşum olduğunu ve bu darbelere karşı mücadele etmenin de bir insanlık görevi olduğunu hatırlatmak isterim. 

Fethullahçı örgütlenmeyle ilgili, bu darbe kalkışmasını yapanlarla ilgili devletin bazı kurumlarında nasıl örgütlendiklerine, nasıl yuvalandıklarına dair somut bilgilerimin olması çok mümkün değil hayatımda yaptığım işler vesilesiyle. Fakat bu Parlamento’da görev yaptığım süre içerisinde bu paralel devlet yapılanmasının yarattığı sorunları, sıkıntıları, hak ihlallerini, hukuksuz dinlemeleri, hukuksuz yargılamaları, özel yetkili mahkemelerdeki yuvalanmalarını defaatle yine bu Meclis’in kürsülerinde ifade etmiş ve bunların ortadan kaldırılması için çağrı yapmıştım. Bu konuda o dönemki ifadeyle F Tipi yapılanma ve özellikle özel yetkili mahkemelerde, poliste, yargıdaki hukuksuzlukların, bir hukuk devletinde yaşanması mümkün olmayan durumların yaşanmasından mütevellit bu yapının açığa çıkartılması ve sorgulanması için her zaman net bir şekilde mücadele ettim. Ne yazık ki o dönem bunları anlatamadık, ne yazık ki bu hukuksuzluklar sürüp gitti.

Türkiye’nin önünde Kürt sorununu barışçıl ve demokratik yollarla çözme fırsatı vardı ve bu fırsat heba edildi

Biz seçilerek Parlamentoya geldiğimizde de çok açık kendimize bir misyon biçmiştik. Bu ülkenin en ağır sorunu olan Kürt sorununu artık demokratik, barışçıl bir zeminde çözmek istiyoruz. Artık bu akan kan dursun ve bu ülkenin bütün yurttaşları farklı kimlikleriyle birlikte yan yana, beraberce, barış içerisinde herkes haklarını kullanarak yaşayabilsin. Yoksa hayatımızda milletvekili olmak, bir sandalyeye sahip olmak, belki biraz yüksek maaş almak gibi filan derdimiz yoktu. O dönemin iktidarı kendileri de böyle bir yolun doğru olacağını düşünmüş olacaklar ki PKK’yle görüşmelere başlamışlar. Biz bunu sonraki yıllarda öğrendik ama 2008 yılının sonlarında Oslo’da görüşmelerin başladığı kamuoyuna yansıyan bilgilerdi. Bunlar artık kamuoyuyla paylaşılmaya az çok başlanmıştı. Yani “Bir diyalog, bir görüşme, bir çözüm yolu bulunabilir mi?”, “Bu işin ölme öldürme dışında başka bir yolu yok mu?”, bu soruları çokça sorduğumuz bu dönemde ve partimizin de, şahsen benim de mücadelesini verdiğim bu barış çabalarının bir yola girmesinden hepimiz umutlanmıştık ve bu umutlarımızı büyütmek istiyorduk. 2009 yılının Ocak ayında yine bu doğrultuda kamuoyuna Sayın Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamaları var. Böyle bir diyaloğun iyi olabileceği, diyalog yoluyla bu işin çözülebileceği, PKK’nin ateşkes ilan edebileceği konuşulmaya başlandı ve PKK’nin ateşkes ilan etmesi gündemdeydi. Böyle bir ortamda biz Parlamentoya bin bir zorlukla girmişiz. Demokratik siyaseti güçlendirmek, barışçıl demokratik yollarla bir çözüm bulmak ve bir diyalog kapısı açmak; bu işi konuşarak, görüşerek çözmenin bir imkânını yaratmak için herkes uğraşırken tam 2009’un 14 Nisanında “KCK operasyonu” adı altında partimizin genel merkez yöneticileri, kadın meclisi çalışanları, belediye başkanları, il genel meclisi başkanları, belediye meclis üyeleri, partinin il ve ilçe örgütlerinde görevli herkes tutuklanmaya başlandı ve biz ilk günden itibaren bunun bir provokasyon olduğunu, bunun barış çabalarının önüne çıkartılmak istenen bir engel olduğunu, bunun ortadan kaldırılması gerektiğini söyledik.  Tutuklananların dava dosyalarına bakıyorsunuz, saçma sapan şeyler dolu. Hukuksuz bir şekilde yaratılmış, uydurulmuş deliller dışında, gizli tanık beyanları dışında suçlamayı gerektirecek bir durum yok. 

Bütün bunlara rağmen biz 2009’dan 2014’e kadar, arkadaşlarımız serbest bırakılıncaya kadar bunun barış süreci önüne kurulmuş en büyük tuzak olduğunu ve mutlaka önlenmesi gerektiğini, anlatmaya çalıştık. Ne yazık ki bu konudaki çabalarımızdan bir sonuç alamadık. O nedenle ben komisyonumuza öneriyorum. Eğer gerçekten bu paralel devlet yapılanmasının bu devleti, hukuk dışına çıkaran, en sonunda da kanlı bir darbe girişimine teşebbüs eden bu yapılanmanın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak ve bu ülkenin önüne ne gibi tuzaklar kurduğunu anlamak istiyorsak başlamamız gereken yerlerden birisi de KCK operasyonudur. Bu KCK operasyonlarını kimler yaptı, niye yaptı, nasıl yaptı? Bunların sorgulanması gerekir.  Yine ne yazık ki, gerçekten iktidar bu konuda sözlerimizin hiçbirini dikkate almadı, kulak vermedi. Tam tersine her gün bu operasyonlara sahip çıktı. Bunların mutlaka yapılması gerektiğini, yapılacağını, arkasında olduklarını bu konudaki şeyin devam edeceğini her gün beyan ettiler. 

Fakat barışta ısrarımızı, çözümde ısrarımızı sürdürdük. Dönemin hükûmetiyle bu diyaloğun devam etmesi için gayretlerimizi, çabalarımızı sürdürdük ve PKK ateşkes ilan etti mayıs ayında. Ekim ayında da bir barış grubunun Türkiye’ye gelmesi ve bu barış umutlarını güçlendirmesi arzu edildi. Yani, bir grup PKK militanının silahlarını bırakarak Habur’dan gelmesi ve biz barış için geldik, bu toplum, Türkiye toplumu inansın, barış olabilir, mümkündür, bu silahlara bir gün veda edilebilir, bunun pratiğini göstermek için, bu duyguyu güçlendirmek için, çözüm sürecine katkı yapmak için bir grup insan silahlarını bırakıp Habur’dan geldi. Bizim, o zaman Hükûmetle yaptığımız görüşmelerde hepimizin ortaklaştığı nokta şuydu: Bu insanların madem barış umutlarını güçlendirmek için geliyorlar. Madem bu sorunları biz başka bir yolla da çözebiliriz, silahlara da veda edilebilir. Bunu kamuoyuna göstermek için geliyorlar ve bu insanların daha önce bir aranması yok, böyle bir grup seçilmiş, aranmayan, GBT’si olmayan, yakalama kararı olmayan kişilerden seçilmiş. Bu insanlar gelince serbest bırakılsınlar, tutuksuz yargılama devam edebilir ve bu barış umutlarını biz büyütelim fakat Habur’da tam yirmi dört saat, belki yirmi dört saati de geçen bir süre, bir ifade krizi çıkarıldı. Ben oradaydım, partimin grup başkan vekili olarak oradaydım, bütün gelişmeleri biliyorum. “Efendim, siz gösteri yaptınız, şaşa yaptınız, onun için Türkiye’nin batısındaki kamuoyu bundan rahatsız oldu, o nedenle biz görüşmeleri kesmek zorundayız” denildi. Fakat işin gerçek yüzü şuydu: Bir-iki saat içerisinde onlar sınırdan alınıp getirilebilecekken orada bir ifade krizi çıkarıldı ve yirmi dört saat tutulup halkın sokağa dökülmesinin zemini oluşturuldu. İfade krizi de şuydu: Gelen insanlar “Biz, Öcalan’ın çağrısı üzerine barışa katkı yapmak için geliyoruz.” diyorlar ve oradaki ifadeyi alan kişiler “Eğer böyle ifade verirseniz tutuklarız” dedi, “Etkin pişmanlık yasasından yararlanmak istiyorum” deyin diye zorladı. Böyle Ben, buradan o partinin bir milletvekili, grup başkanvekili ve o çalışmanın içerisinde olan bir kişi olarak bütün Türkiye kamuoyuna çok net bir şekilde söylüyorum: Bu, bir provokasyondu. Bu insanlar bir-iki saat içerisinde sessiz sedasız gelip barışa katkı yapabilirlerdi. Ama, bu imkân ortadan kaldırıldı, bunların tutuklanabileceği yönünde bir algı ortaya çıkarılarak “Aman, tutuklanmaları önleyelim” diye halk kendiliğinden sokağa çıktı. Partimizin bu yönde ne bir çağrısı vardı ne bir organizasyonu vardı ne bir örgütlenmesi vardı. Dönemin Hükûmet yetkilileri de bunu çok iyi bilir ki bütün programımız onları bir-iki saat içerisinde alıp gelmek yönündeydi. O nedenle, ben bu konunun da araştırılmasını, “Bunu kim provoke etti, bu barış sürecini ve Hükûmet neden buna sessiz kaldı?” bunun araştırılmasını arzu ediyorum ve talep ediyorum.  

Türkiye’nin önünde Kürt sorununu barışçıl ve demokratik yollarla çözme fırsatı vardı ve bu fırsat heba edildiği için bugün ülkemizde oluk oluk kan akıyor. Eğer biz bu darbecileri, eğer bu paralel devlet yapılanmasını bir provokatör ve dış odaklı bir grup olarak görüyorsak bütün bunları araştırmak zorundayız. Bu ülkede yaşayan 76 milyon, 78 milyon insana verecek bir hesabı var bu Parlamentonun, bu Hükûmetin, bu çalışmaları yapanların. Neden barış yoluyla çözemedik? Neden bugün çocuklarımız ölüyor? 

2011 yılı daha kritik bir yıldı, bütün bu krizlere rağmen biz bu ülkede demokratik siyasetin gücüne inanlar insanlar olarak demokratik siyasette ısrar ettik ve 2011 yılında da yine bağımsız adaylarla seçimlere katılma kararı aldık. Çünkü bütün görüşmelerimizde, bütün diyaloglarımızda seçim barajının bir darbe hukuku olduğunu, bu barajın kaldırılması gerektiğini söylediğimiz hâlde ne yazık ki 12 Eylül darbecilerinin koyduğu yüzde 10 barajı kaldırılmadığı için, 2011 yılı seçimlerine de biz bağımsız adaylar olarak girmek zorunda kaldık. Ve adaylar açıklandı, listeler alındı, Yüksek Seçim Kurulu seçime iki gün kala 7 en önemli adayımızı veto etti, bir seçim krizi çıkardılar. Günlerce insanlar sokağa döküldü. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde Halil İbrahim Oruç isimli bir genç bu gösteriler sırasında öldü, öldürüldü. Ve bir süre sonra bu vetolar kaldırıldı, aynı adaylarla biz yola devam ettik. Bu vetolar o kadar provokatif bir vetoydu ki ben bir dönem önce, 2007’de milletvekili seçilmişim, 2011’de beni veto ettiler. 

Bu ülkenin hangi provokasyonlardan geçtiğini açıkça konuşmamız gerekiyor.  Seçimlerden sonra milletvekilliğini kazandığı hâlde Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürüldü. O da yetmedi, bu Meclisin iradesine rağmen, siyasi partilerin kurduğu diyalog ve çözüm önerilerine rağmen tutuklu milletvekilleri serbest bırakılmadı, iki yıl boyunca cezaevinde tutuldular; kimdi onları cezaevinde tutan? Bu halkın siyasi iradesine kafa tutan kimdi, neden o makamlarda duruyorlardı hâlâ? Bütün bunların bu Komisyon tarafından araştırılması gerekir. 

28 Aralıkta Roboski’de 35 insanımız savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürüldü. Bir muamma… Soruyoruz, defalarca, defalarca sorduk. Doğru düzgün bir soruşturma yapılsın, bu savaş uçaklarının kalkmasına kim talimat verdi? Bu istihbaratı kim verdi? MİT açıklama yapıyor “Ben istihbarat göndermedim”, Amerika açıklama yapıyor “Ben istihbarat göndermedim” Bizzat benim Meclis kürsüsünden konuşmam var. MİT istihbarat göndermediyse, Amerika istihbarat göndermediyse asker sizi mi kandırdı? “Bu askerlere soramıyor musunuz 34 insanı, 35 insanı nasıl gidip katlettiniz, hangi istihbarata dayanarak kim size bunu verdi?” diye, niye bunu sormuyorsunuz diye bu Meclisin kürsüsünden konuşmam var. Ama Hükûmet buna da kulağını tıkadı. 

Bütün bunlar yaşandı, geçti, şimdi geri dönüp bütün bunları “Bu paralel devlet yapılanması, bu Fethullahçı terör örgütü bunu yaptı” demek durumu bence yeterince kurtarmıyor. Bunların doğru düzgün araştırılması ve gerçekten o dönem neden bunlara sahip çıkıldı, neden bu provokasyonlara sahip çıkıldı, bu kişilerden, bunu yapanlardan neden hesap sorulmadı, bunların da açığa çıkarılması lazım.  Ki, zaten çözüm sürecini tamamen rafa kaldırmak için eylül ayında da Oslo’daki görüşmelerin ses kaydı medyaya servis edildi. O zaman da “Bunun arkasında kim var soruşturulsun” dediğimiz zaman “Yapmadılar, örgüt yaptı.” deyip suçladılar. Ama şimdi diyorlar ki: “Fethullahçılar yaptı bunu.” Bugün söylemenin bir kıymeti yok, o gün söylemek lazımdı ki barış sürecine sahip çıkaydık.  Ama ben gene de hâlâ umutluyum, onun için geldim bu Komisyona. Gerçekten, bütün bunlarla samimi bir şekilde yüzleşmek, samimi bir şekilde herkesin kendi sorumluluk payını görmesi ve gerçekten bir barışçı geleceğe kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Ekrem Dumanlı ile yaptığım görüşme gizli saklı bir görüşme değildi

Benim Ekrem Dumanlı ile yaptığım görüşme gizli saklı bir görüşme değildi, gizli saklı olma ihtimali olmayan bir görüşmeydi çünkü en az 15-20 kişinin olduğu bir ortamda gizli bir görüşme mi yapılabilir? Bu yapılanmayla beraber büyüyen, elini eteğini öpen, gidip icazet alan, oradan onay alarak aday olan, oradan gelerek seçilenler, onların ekmeğini yiyenler, onlarla birlikte olanlar, onlarla beraber bu ülkenin geleceğini karartan, şu kumpasların ortağı olanlar beni sorgulayamazlar.  “Siz KCK operasyonlarıyla, KCK operasyonlarını destekleyen yayınlarınızla, bizi itham eden, bizi suçlayan yayınlarınızla barış sürecini sekteye uğrattınız, bunun önünü kestiniz” diye de aynen kendisine bunları söyledim. Dumanlı “Hükûmet bizi kandırdı” dedi. Ben de “Onlar da siz bizi kandırdınız, arada biz mağduruz, gidin kim kimi kandırıyorsa artık anlaşın birbirinizle” deyip çıktım işin içinden.  Sizin hiçbirinizin söylemeyeceği sözleri ben söyledim.  

Komisyon başkanının –Siz Diyarbakır Belediye Başkanı olarak, darbe girişiminin başarısız olması konusunda Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olarak nasıl çalışmalar yaptınız? sorusu üzerine olarak Kışanak sözlerine şöyle devam etti.

Bu konuda da, aslında, bence, siz birazcık iktidarla bu konuyu konuşup sormanız lazım. “Diyarbakır Valisi ne yapıyordu, Diyarbakır’daki kolorduda ne vardı, oradaki havaalanında ne vardı?” diye bunları onlara sorsanız daha iyi olur. Sokağa çıkıp tankın önünde duran vatandaşlarımızı, şehitleri, gazileri rahmetle, minnetle anıyorum ama eğer parametre sokağa çıkıp çıkmamaksa AKP fena sınıfta kalır bu işte. Onun için, yani, “Kim sokağa çıktı, kim tankın önündeydi, kim lastik patlattı?” diye bu işi parametre olmaktan bir çıkaralım, büyük meseleyi konuşuyoruz. 

Yine, ısrarla barış çabalarını sürdürmeye gayret ettiğimiz bir dönemde  -ki barış süreci kesintiye uğramıştı, diyalog kesilmişti, çok ağır çatışmalar yaşanıyordu ve bu ülkeye ölüm haberleri her gün geliyordu- cezaevlerindeki insanlar açlık grevi başlatarak diyaloğun yolunu açmak için bir çaba ortaya koydular ve 19 Kasımda Öcalan’la bir görüşme yapılarak bu açlık grevleri sona erdirildi ve yeniden bir diyaloğun kapısı aralandı. Tam diyaloğun kapısı aralanmıştı, 2013 yılının ocak ayında yine 3 Ocak günü BDP’nin bir heyeti İmralı’ya Sayın Öcalan’la görüşmeye gitti ve bu barış çabalarının yeniden başlatılması ve Parlamentonun da, milletvekillerinin de bunun içinde yer alacağı bir süreçle daha kuvvetle yeni bir sürece girelim diye çaba sarf ettik. 3 Ocakta böylesine barış konusunda yeniden umutlarımız yeşermişken 9 Ocakta Paris’te bir cinayet işlendi, 3 Kürt kadın bir enformasyon binasına giren eli silahlı bir kişi tarafından katledildiler: Sakine Cansız ve 2 arkadaşı. Bu açıkça barış sürecinin önüne kurulmuş üçüncü en büyük tuzaktı. Biri, KCK operasyonlarıydı; ikincisi, Habur sürecinin, Habur’dan gelen barış gruplarının boşa çıkartılmasıydı; üçüncüsü de, Paris cinayetiydi. Tam “Yeniden başlayalım.” derken Paris’te bir cinayet işlendi ama bu Hükûmet elindeki olanakları kullanarak bu cinayetin perde arkasını aydınlatmadı. Hâlâ dünya kamuoyunda Paris’te sürdürülen soruşturma vesilesiyle, kamuoyuna sızan bilgi ve belgeler nedeniyle bu cinayetin bir MİT ajanı tarafından işlendiği, Ömer Güney isimli bir ajan tarafından işlendiği kamuoyuna sızan bilgi ama Hükûmet…

Bana “AKP Hükûmeti ile cemaat arasında bu KCK operasyonları vesilesiyle bir iş birliği var mı, bu görüşünüzü koruyor musunuz?” diye bir soru yönelttiniz. Ben size çok daha büyük bir olaydan daha bahsediyorum. Paris cinayeti işlendiğinde ben çıkıp meydanda şu konuşmayı yaptım: En nihayetinde, beğenirsin, beğenmezsin; suçlu görürsün, suçsuz görürsün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 3 insan Paris’te katledildiyse herkesten önce bu soruşturmayı bu devletin sürdürmesi lazım, bu Hükûmetin sürdürmesi lazım. Bunun perde arkasını bu Hükûmetin aydınlatması lazım. Türkiye’de de bir soruşturma var, bu soruşturmanın ciddiyetle yapılmasını, bu Komisyonun bu konuyu da ele almasını istiyorum. Paris cinayetinde yakalanan Ömer Güney Türkiye’de kimlerle irtibatlıydı? Bu cinayeti kimin talimatıyla gitti, işledi? Ne yaptı? Türkiye’deki barış sürecinin yeniden yeşermeye başladığı bu süreçte bu kadar önemli bir siyasi cinayet niye işlendi? Barış sürecinin önünü kim kesmek istedi? Bunu bu Komisyonun araştırıp açığa çıkarmasını istiyorum.  

AKP’nin bütün bu süreçlerde bir Hükûmet olarak bu şaibeli, bu provokatif konuları en azından araştırmayarak, hatta KCK operasyonlarına sahip çıkarak, hatta Paris cinayeti aydınlatılsın diye konuşma yaptığım için benim hakkımda soruşturma açtırarak ben -en hafif deyimle- kusuru ve ihmali olduğunu düşünüyorum. Bir iktidarsınız, biraz önce Sayın Başkan da şunu söyledi, dedi ki: Referandumda kabul edilen yasal düzenlemeleri de zemin yaparak yargıya daha kolay girdiler. Biz o zaman bunu anlatmaya çalıştık, yargıda da böyle yeni bir sistem kurmaya kalkışırsanız bunu artık liyakat, hakkaniyet ve demokratik hukuk kuralları içerisinde yönetemezsiniz, bunu bir kesime tahvil edersiniz diye uyarmaya çalıştık ama bu uyarılarımız dikkate alınmadı. Benim Meclis kürsüsünden yaptığım konuşmalar var. Hâkim, savcıların atanmasıyla ilgili mülakatın ağırlık oranını artırmanın birilerine özel olarak alan açmak anlamına geleceğini, bunu yapamazsınız -insanlar yazılı sınavda 100 bile alsa bu sistemle mülakatı geçemiyorlar- değiştirmeyin diye konuşmalarım olduğu hâlde bunlar devam etmiştir. Bu açık bir beraber çalışmanın göstergesidir ki bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Halk da, Allah da bizi affetsin, bir dönem onlarla birlikte çalıştık.” diye kendi sözleri var, bu benim ithamım değil. Ama ben buradan bir yurttaş olarak, sorumlu bir insan olarak söylüyorum: Eğer gerçekten vatandaşın da, Allah’ın da affetmesini arzu ettiğimiz bir durum varsa bir an önce, derhâl, hemen, şimdi şu akan kanı durdurmamız, bu savaşı durdurmamız, yeniden diyalog ve demokratik yollara müracaat etmemiz lazım. 

Eğer bu yapının bu ülkeye verdiği zararlar ve kötülükler varsa en büyüğü Kürt sorununun barışçıl, demokratik yollarla çözülmesini engellemektir

Eğer bu yapının bu ülkeye verdiği zararlar ve kötülükler varsa en büyük zarar ve kötülük Kürt sorununun barışçıl, demokratik yollarla çözülmesini engellemektir ve Hükûmet de en nihayetinde hükûmetti, bu hâkimler, savcılar, bu polis müdürleri, bu askerî yetkililer, herkes… Bu Hükûmetin bilgisi dâhilinde bu atamalar yapılıyordu. Bunların gerçekten geride bırakılması isteniyorsa bu hakikatlerle samimiyetle yüzleşilmesi, görülmesi ve yeni bir ufuk, yeni bir sayfa açılması lazım. Ben çatışmalar konusunda da… Evet, ne yazık ki Hükûmet –benim görüşüm budur- çatışmaların olduğu bir ortamda daha çok milliyetçi oyları alarak daha yüksek bir oy oranıyla çıkabileceğini ve çatışma stratejisinin HDP’yi zora düşüreceğini düşündüğünü ve o nedenle de bu görüşmelerin akamete uğramasına göz yumduğunu düşünüyorum.  

Fethullahçı terör örgütünün açığa çıkartılması için verilmiş araştırma önergelerini neden reddettiklerini AKP’ye sorun

Ben barış yolunu, diyalog yolunu, demokratik yolu tercih ediyorum.  Bu konuda açık söylüyorum ve bu, Meclisin kayıtlarında da sabittir: Hiçbir zaman kandırılmadık. Bu olayların her biri yaşandığında, gününde, zamanında, anında çıkıp konuşmalarımızı, açıklamalarımızı yaptık, bunun bir provokasyon olduğunu söyledik. “Paralel devlet yapılanması” tanımını ilk kez biz kullandık. KCK operasyonunun darbe olduğunu, bunların darbeci olduğunu ilk kez biz söyledik. Bu konuda, Allah’a çok şükür ki zerre kadar kandırılmışlığımız yoktur, aklımız buna izin vermedi. Zamanında, gününde her birine karşı tek tek tavrımızı aldık, sözümüzü söyledik, hatta bunların önünün kesilmesi için Hükûmeti uyaran konuşmalar yaptık, bu kanun dışı, devleti rutin dışına çıkaran -moda deyimiyle, Sayın Demirel’in, Cumhurbaşkanının sözüyle- işlerin bu ülkenin başına felaketler getirdiğini her defasında söyledik. Dediğim gibi, çok şükür ki kandırılmışlığımız yok.  Sayın Öcalan konusuna gelince… Açıkçası, o söylediğiniz, “Sulhta hayır vardır.” sözüne karşılık söylenmiş sözlerin bugün daha grup toplantımızda Eş Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ kamuoyuna dinletti. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın bu “Sulhta hayır vardır.” lafı üzerine okyanus ötesine nasıl kucak dolusu selamlar gönderdiğine dair kendi konuşması var. 

AKP’nin en çok milat olarak kabul ettiği 17-25 Aralık sonrasında benim talimatımla bizim partimizin grubu paralel devlet yapılanmasının açığa çıkartılması için araştırma önergesi verdi ve reddettiniz. AKP’ye sorun, bu Fethullahçı terör örgütünün açığa çıkartılması için zamanında verilmiş araştırma önergelerini neden reddettiklerini lütfen çağırın buraya sorun.  Bir yurttaş olarak talep ediyorum. Lütfen, bütün belediyeler Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin bütün kayıtları sonuna kadar size açıktır. İstediğiniz şeye gelip bakabilirsiniz. Zaten son bir yıldır en az 100 müfettiş geldi. Her ne kadar bunun yarısını şimdi FETÖ’cü diye içeri aldıysanız da bunları müfettiş olarak gönderen de gene AKP Hükûmetiydi. En az 100 müfettiş geldi, hâlâ da orada 10 müfettiş var. İstediğiniz dosyasını açabilirsiniz istediğiniz Meclis kararına bakabilirsiniz. Fethullah örgütüne belediyeyle herhangi bir imkân sağlanıp sağlanmadığını görebilirsiniz. Ama aynı konunun bütün belediyeler için araştırılmasını istiyorum, bütün belediyelerin. Hangi arsaları verdiler, hangi kamusal alanları peşkeş çektiler, hangi konularda onlara yardımcı oldular, darbe gecesi hangi belediyede çorba pişti?  

26 Ekim 2016, TBMM, Ankara